BİTKİLERİN EVRİMİ SENARYOSU

Evrimciler, bitkilerin oluşumuyla ilgili olarak tek bitkiden yüz binlerce çeşit bitki türünün ortaya çıktığını iddia ederler. Kuşkusuz evrimciler diğer konularda olduğu gibi bu konuda da iddialarını destekleyebilecek herhangi bir bilimsel delil sunamazlar. Çünkü evrimciler hayvanların ve insanların evrimi ile ilgili iddialarında düştükleri çıkmaza, bitkilerin evrimi ile ilgili ortaya attıkları senaryolarda da düşmektedirler.

Bugün bitkilerin evrimi senaryosu savunucularının düştükleri en büyük çıkmaz hiç kuşkusuz ki ilk bitki hücresinin nasıl olup da evrimleştiğidir. Aslında, sadece bitkilerin evrimi konusunda değil, evrimle açıklanmaya çalışılan her konuda evrimcilerin içine düştükleri en büyük çıkmaz, kuşkusuz ki ilk hücrenin nasıl oluştuğu konusudur.
Bilindiği gibi hücreler son derece küçük canlı yapılar olmalarına rağmen çok karmaşık sistemlere sahiptirler. Öyle ki bu sistemlerin tam olarak nasıl işledikleri konusunda bugüne kadar anlaşılamamış pek çok nokta bulunmaktadır. Hücre dev bir fabrika benzeri kompleks yapılara sahiptir. Tek bir organelinin eksik veya olması gerektiğinden farklı olması durumunda hücre işlevini yerine getiremez. Çünkü her bir organelin özel bir görevi ve diğer organeller ile çok karmaşık bağlantıları vardır. Bir hücrenin içinde enerji üreten yapılardan hücre ile ilgili bütün bilgilerin kayıtlı olduğu birimlere, gerekli yerlere maddelerin ulaşmasını sağlayacak taşıma sistemlerinden, gelen maddeleri ayrıştırma bölümlerine, enzim ve hormon üreten birimlere kadar pek çok kompleks yapı mevcuttur.


Canlı hücreleri, içlerinde taşıma sistemlerini, bilgi depolama merkezlerinin, kimyasala işlemlerin yapıldığı özel bölümleri, enerji üreten santrallerin ve patekleme merkezlerinin bulunduğu büyük fabrikalara benzetilebilir. Hücrenin bir fabrikadan tek farkı kuşkusuz ki mikroskobik ölçülerdeki boyutudur.
1- Çekirdek
2- Kromozomlar
3- Mitokondri
4- Ribozomlar
5- Kloroplastlar
6- Kofullar
7- Endoplazmik Retikulum
8- Hücre Zarı

Bu yapılar karşısında evrimci bir bilim adamı olan W.H. Thorpe, "canlı hücrelerinin en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinelerden çok daha komplekstir". (W.R. Bird, The Origin of Species, Revisited, Nashville:Thomas Nelson Co. 1991, s.298-299) şeklindeki ifadesiyle hayranlığını belirtmiştir.

Hücredeki olağanüstü yapıyı görmezlikten gelemeyen bilim adamlarından biri de ünlü Rus evrimcilerinden Alexander Oparin'dir. Oparin evrim teorisinin hücrenin kompleksliği karşısında içine düştüğü durumu şöyle ifade eder:
Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin bütününü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır. Alexander I. Oparin, Origin Of Life, (1936) New York, Dover Publications, 1953, s.196

Bir canlı hücresinin tesadüfen oluşması kesinlikle mümkün değildir. 20. yüzyıl biliminin hücredeki akıl almaz kompleksliği ortaya çıkarması, böyle olağanüstü bir yapının tesadüfen ortaya çıkabilmesinin her türlü ihtimalin dışında olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte 21. yy.'ın eşiğinde olduğumuz şu dönemde hücrenin daha pek çok sırrı modern bilim tarafından henüz aydınlanmamıştır. Hücrenin tesadüfen oluşması bir yana, bugün en gelişmiş teknolojiye sahip laboratuvarlarda, uzman bilim adamlarının yıllar süren tecrübe ve gayretleri sonucunda bile yapay olarak bir canlı hücresi üretilememektedir. Sonuçta, tek bir canlı hücresi bile bizi o kesin ve mutlak sonuca götürür: Her şey, sonsuz akıl ve kudret sahibi olan Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur ve her şey O'nun eşsiz sanatının ve ilminin eseridir.
Bu bölümde, canlı hücresinin neden tesadüfen oluşamayacağı konusuna detaylı olarak girilmeyecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hücredeki Mucize) Burada ele alınacak olan asıl konu, evrim teorisinin iddia ettiğinin aksine, tek bir bakteri hücresinden tesadüfler sonucunda mükemmel bir şekilde tasarlanmış bitkilerin oluşamayacağı olacaktır.
Evrimciler dünyanın ilk oluşum dönemlerinde bir bakteri hücresinin tesadüfen ortaya çıktığını, milyonlarca yıl süren bir zaman süreci sonucunda bu hücreden diğer tüm canlıların; örneğin kuşların, böceklerin, kaplanların, atların, kelebeklerin, yılanların, sincapların çıktığını iddia ederler. Aynı şekilde sayısız bir çeşitliliğe sahip olan bitkiler de evrimcilere göre yine tek bir bakteri hücresinden oluşmuştur. İşte bu bölümde evrimcilerin bu iddialarının gerçekleşmesinin imkansızlığı ve bunların hayal gücüne dayalı, bilimsel olmayan iddialar olduğu incelenecektir.
Bitkilerin evrimi senaryosunda, ilk bitki hücresinin sözde fotosentez yapabilen "ilkel" bir bakteri hücresinden evrimleştiği iddia edilir. Bu senaryoda evrimleştiği öne sürülen "ilkel hücre", bir bakteri hücresidir (prokaryot hücre). Bu iddianın tutarsızlığına geçmeden önce, bir bakteri hücresinin evrimcilerin iddia ettikleri gibi gerçekten "ilkel" olup-olmadığını inceleleyelim.

EVRİM TEORİSİNİN İLKEL HÜCRE OLDUĞUNU ÖNE SÜRDÜĞÜ BAKTERİLERDEKİ ÜSTÜN YARATILIŞ

Bakteriler, 1 mikrometre (1 milimetrenin binde biri) çapında olan ve hücre zarı ile DNA ipliğinden başka yapı içermeyen çok küçük canlılardır. Yapıları diğer canlı hücreleri ile karşılaştırıldığında çok daha basit gibi görünür. Ancak bu, bakterilerin kesinlikle ilkel canlılar oldukları anlamına gelmez. Bu küçük hücrelerin içerisinde yeryüzünde yaşamın sürekliliğini sağlayan çok önemli biyokimyasal olaylar gerçekleşir. Bakteriler, yeryüzündeki doğal ekolojik sistemin işleyişinde çok önemli görevleri yerine getirirler. Örneğin bazı bakteri türleri ölü bitki ve hayvan kalıntılarını parçalayarak, bunları canlı organizmalar tarafından tekrar kullanılmak üzere temel kimyasal maddelere dönüştürürler. Bazıları toprağın verimliliğini artırırlar. Bunlardan başka sütü peynire dönüştürmek, zararlı bakterilere karşı antibiyotik üretmek, vitamin sentezi yapmak gibi çok önemli görevler yerine getirirler.

Bunlar bakterilerin yerine getirdikleri sayısız görevden sadece birkaç tanesidir. Bütün bunları yapan bakterilerin hücre yapıları basit gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde hiç de böyle olmadığı görülür. Bir bakterinin 2000 civarında geni vardır. Her bir gen ise 1000 kadar harf (şifre) içerir. Bu da bakterinin DNA'sındaki bilginin en az 2 milyon harf uzunluğunda olması demektir. Bu ne anlama gelir? Bu hesaba göre tek bir bakterinin DNA'sının içerdiği bilginin, her biri 100.000 kelimelik 20 romana denk olması demektir.



Resimde şematik bir örneği görülen prokaryot hücreler, bakteri benzeri içlerinde çok fazla organel olmayan hücrelerdir. Böyle basit bir hücrenin evrimleşmesiyle, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tüm canlıların ortaya çıkması elbette ki imkansızdır.

İşte her bir bakterinin DNA'sında kodlu bu bilgilerdeki herhangi bir değişiklik, bakterinin tüm çalışma sistemini bozacak kadar önemlidir. Görüldüğü gibi bakterilerin gen şifrelerinde bir aksaklık olması, çalışma sistemlerinin bozulması, yani bakterilerin yaşayamamaları ve nesillerini devam ettirememeleri anlamına gelir. Bunun sonucunda da ekolojik denge zincirinin çok kritik bir halkası kopmuş ve canlılar alemindeki bütün dengeler altüst olmuş olur. Bu kompleks özellikler göz önüne alındığında evrim teorisinin iddia ettiği gibi bakterilerin ilkel hücreler olmadıkları anlaşılmaktadır. Dahası evrimcilerin iddiasındaki gibi, bakterilerin evrimleşerek bitki ve hayvan hücrelerine (ökaryotik hücrelere) dönüşmesi de her türlü biyoloji, fizik ve kimya kuralına aykırı bir olaydır. Bu imkansızlığı açıkça bilmelerine rağmen evrim teorisi savunucuları çaresizliklerinden uydurdukları bu tutarsız teorileri savunmaktan vazgeçmezler. Bununla birlikte bu teorilerinin tutarsızlığını da zaman zaman dile getirmekten geri duramazlar. Örneğin, ünlü yerli evrimcilerden Prof. Ali Demirsoy ilkel olduğu iddia edilen bakteri hücrelerinin ökaryotik hücrelere dönüşemeyeceğini şu sözleriyle itiraf etmektedir:

Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, s.79
"Evrimci bir bilim adamı olan Prof. Ali Demirsoy'u bu derece açık itirafları yapmaya iten nedir?" sorusu akla gelebilir. Bu sorunun cevabı, bakteri hücresi ile bitki hücresi arasındaki büyük yapısal farklılıklara bakıldığında çok net bir şekilde verilebilir. Bunlar;

1. - Bakteri hücresinin hücre duvarı polisakarid ve proteinden oluşurken, bitki hücresinin hücre duvarı bunlardan tamamen farklı bir yapı olan selülozdan oluşur.

2. - Bitki hücresinde zarla çevrili, son derece kompleks yapılara sahip pek çok organel varken, bakteri hücresinde hiç organel yoktur. Bakteri hücresinde sadece serbest halde dolaşan çok küçük ribozomlar vardır. Bitki hücresindeki ribozomlar ise daha büyüklerdir ve zarlara bağlıdırlar. Ayrıca her iki ribozom tipi de farklı yolla protein sentezi gerçekleştirir.

3. - Bakteri hücresindeki ve bitki hücresindeki DNA'ların yapıları birbirlerinden farklıdır.

4. - Bitki hücresindeki DNA molekülü çift katlı bir zarla muhafaza edilirken, bakteri hücresindeki DNA molekülü hücre içerisinde serbest durmaktadır.

5. - Bakteri hücresindeki DNA molekülü biçim olarak kapalı bir ilmik görünümündedir yani daireseldir. Bitki hücresindeki DNA molekülü ise doğrusal biçimdedir.

6. - Bakteri hücresindeki DNA molekülünde oldukça az sayıda protein vardır. Ancak bitki hücresindeki DNA molekülü bir uçtan diğer uca kadar proteinlere bağlıdır.

7. - Bakteri hücresindeki DNA molekülü tek bir hücreye ait bilgi taşımaktayken, bitki hücresindeki DNA molekülü bitkinin tümüne ait bilgileri taşır. Örneğin meyveli bir ağacın kökleri, gövdesi, yaprakları, çiçekleri ve meyvesine ait tüm bilgiler, ağacın tüm hücrelerinin her birinin çekirdeğindeki DNA'da ayrı ayrı bulunmaktadır.

8. - Bazı bakteri türleri fotosentetiktir, yani fotosentez yaparlar. Ancak bitkilerden farklı olarak bakteriler hidrojen sülfit ile sudan ziyade başka bileşikleri kırar ve oksijen gazı salmazlar. Ayrıca fotosentetik bakterilerde (örneğin cyano bakterisinde) klorofil ve fotosentetik pigmentler kloroplast içinde bulunmazlar. Bunlar hücrenin içinde çeşitli zarların içine gömülü olarak dağılmışlardır.

9. - Bakteri hücresi ile bitki/hayvan hücresindeki mesajcı RNA'ların biyokimyasal yapıları birbirlerinden oldukça farklıdır. Biology-The Science of Life, s.283
Mesajcı RNA, 3 tip RNA arasında belki de en önemli olanıdır. Çünkü DNA direkt olarak protein sentezlemez. DNA, mesajcı RNA molekülünü sentezler ve mRNA polipeptid amino asitlerinin zincirleme olarak üretilmesi için gerekli bilgiyi içerir. Mesajcı RNA'nın taşıdığı bu bilgiler gerekli yere ulaşınca amino asitler ve proteinler üretilir.


Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler.
Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.
(Neml Suresi, 14)

Hücrenin yaşayabilmesinde mesajcı RNA son derece hayati bir görev üstlenmiştir. Ancak mesajcı RNA hem ökaryotik (canlı hücrelerinde) hem de prokaryotik (bakteri hücrelerinde) hücrelerde aynı hayati görevi üstlenmiş olmasına rağmen, biyokimyasal yapıları birbirlerinden farklıdır. Science'ta yayınlanan bir makalesinde Darnell konuyla ilgili olarak şöyle yazmıştır:Mesajcı RNA oluşumunun biyokimyasında ökaryotlar ve prokaryotlar kıyaslandığında fark o kadar büyüktür ki prokaryot hücreden ökaryot hücreye evrim muhtemel değildir. Darnell, Implications of RNA-RNA Splicing in Evolution of Eukaryotic Cells, 202 Science 1257 (1978)
Yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz bakteriler ve bitki hücreleri arasındaki büyük yapısal farklılıklar evrimci bilim adamlarını büyük çıkmaza sokmaktadır. Bazı bakterilerin ve bitki hücrelerinin sahip oldukları ortak yönler olmasına rağmen, bu yapılar genel olarak birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Hatta bakterilerde hiç organel bulunmamasına rağmen, bitki hücrelerinde çok kompleks işlevlere sahip birçok organel bulunması bitki hücresinin bakteri hücresinden evrimleştiği iddiasını kesin olarak geçersiz kılmaktadır.

Prof. Ali Demirsoy aşağıdaki sözleriyle bu durumu açıkça itiraf etmektedir:
Karmaşık hücreler hiçbir zaman ilkel hücrelerden evrimsel süreç içerisinde gelişerek meydana gelmemiştir. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayınları, Ankara, s.79

EVRİMCİLERİN BU KONUDAKİ İDDİALARININ GEÇERSİZLİĞİ

Bir bakteri hücresinden bitki hücrelerinin evrimleşmesi kesinlikle mümkün olmamasına rağmen, evrimci bilim adamları bu gerçeği görmezden gelmeye çalışarak birçok tartışmalı hipotezler ortaya atmışlardır. Ancak yapılan deneyler ortaya atılan bu hipotezleri çürütmektedir. Bu hipotezlerden en popüler olanı "endosimbiosis" tezidir.
Bu tez 1970 yılında Lynn Margulis tarafından ortaya atılmıştır. Margulis Ökaryotik Hücrelerin Kökeni isimli kitabında bakteri hücrelerinin ortak ve asalak yaşamları sonucunda bitki ve hayvan hücrelerine dönüştüklerini iddia etmektedir. Bu teoriye göre, bitki hücreleri bir bakteri hücresinin bir başka fotosentetik bakteriyi yutmasıyla ortaya çıkmıştır. Fotosentetik bakteri ana hücrenin içerisinde evrimleşerek kloroplast haline gelmiştir. Son olarak ana hücrede, her nasıl olduysa, çekirdek, golgi, endoplazmik retikulum ve ribozomlar gibi son derece kompleks yapılara sahip organeller evrimleşmiştir. Böylece bitki hücreleri oluşmuştur.

Görüldüğü gibi evrimcilerin bu tezleri tamamen hayal ürünü olan bir senaryodan başka bir şey değildir. Bütün masalsı anlatımına rağmen, bu senaryo evrimciler açısından mutlaka ortaya atılması gereken bir senaryoydu. Çünkü evrimcilerin, hem bitki hücresi gibi kompleks bir yapının, hem de fotosentez gibi canlılar alemindeki en hayati reaksiyonun nasıl ortaya çıktığını bir şekilde açıklamaları gerekiyordu. Margulis'in bu teorisi, hücrenin sahip olduğu bir özelliğe dayandırıldığı için, diğer iddialardan daha avantajlı gibi görünüyordu. Bu yüzden Margulis'in ortaya attığı bu tez, çıkmaz içindeki pek çok evrimci bilim adamı tarafından bir can simidi olarak görüldü.

Evrimciler bitki hücresinin bir özelliğine dayanarak bu teoriyi savundular. İşte bu özellik, hücrenin bütünü göz ardı edilerek tek başına ele alındığında, konu hakkında bilgisi olmayan kişileri aldatmaya elverişli bir özellikti. Fakat bu durum konu hakkında önemli çalışmalar yapan pek çok bilim adamı tarafından da çok yönlü olarak eleştirildi: Bu bilim adamlarına örnek olarak D.Lloyd , Gray ve Doolittle, Raff ve Mahler'i verebiliriz.
Endosimbiosis tezinin dayandırıldığı özellik, hücre içerisindeki kloroplastların ana hücredeki DNA'dan ayrı olarak kendi DNA'larını içermesidir. İşte bu özellikten yola çıkarak bir zamanlar mitokondri ve kloroplastların bağımsız hücreler oldukları ileri sürülür. Ne var ki kloroplastlar detaylı olarak incelendiğinde, bu iddianın göz boyamaya yönelik bir senaryodan başka bir şey olmadığı görülür.

Margulis'in endosimbiosis tezini geçersiz kılan noktalar şunlardır:

1. - Öncelikle kloroplastlar iddia edildiği gibi geçmişte bağımsız hücreler iken büyük bir hücre tarafından yutulmuş olsalardı bunun tek bir sonucu olurdu; o da, bunların ana hücre tarafından sindirilmesi ve besin olarak kullanılmasıdır. Çünkü söz konusu ana hücrenin dışarıdan besin yerine yanlışlıkla bu hücreleri aldığını varsaysak bile, ana hücre sindirim enzimleriyle bu hücreleri sindirirdi. Tabii bu durumu bazı evrimciler "sindirim enzimleri yok olmuştu" diyerek geçiştirebilirler. Ama bu, açık bir çelişkidir. Çünkü eğer hücrenin sindirim enzimleri yok olmuş olsaydı bu kez beslenemediği için ölmesi gerekirdi.

2. - Yine, tüm imkansızların gerçekleştiğini kloroplastın atası olduğu iddia edilen hücrelerin ana hücre tarafından yutulduğunu varsayalım. Bu kez karşımıza başka bir problem çıkar: Hücre içerisindeki bütün organellerin planı DNA'da şifre olarak bulunmaktadır. Eğer ana hücre yuttuğu diğer hücreleri organel olarak kullanacaksa onlara ait bilgiyi de DNA'sında şifre olarak önceden bulunduruyor olması gerekirdi. Hatta yutulan hücrelerin DNA'ları da ana hücreye ait bilgilere sahip olmalıydı. Böyle bir durumun gerçekleşmesi ihtimalinin olmamasının yanı sıra hücrenin DNA'sıyla, yutulan hücrelerin DNA'larının birbirlerine sonradan uyum sağlamaları da mümkün değildir.

3. - Hücre içinde çok büyük bir uyum vardır. Kloroplastlar ait oldukları hücreden bağımsız hareket etmezler. Kloroplastlar protein sentezlemede ana DNA'ya bağımlı olmalarının yanında çoğalma kararını da kendileri almazlar. Bir hücrede tek bir tane kloroplast ve tek bir tane mitokondri yoktur. Sayıları birden fazladır. Tıpkı diğer organellerin yaptığı gibi bunların sayıları hücrenin aktivitesine göre artar ya da azalır. Bu organellerin kendi bünyelerinde ayrıca bir DNA bulunmasının özellikle çoğalmalarında çok büyük faydası vardır. Hücre bölünürken, çok sayıdaki kloroplast da ayrıca ikiye bölünerek sayılarını 2'ye katladıklarından, hücre bölünmesi daha kısa sürede ve seri olarak gerçekleşir.

4. - Kloroplastlar bitki hücresi için son derece hayati önemi olan güç jeneratörleridir. Eğer bu organeller enerji üretemezlerse, hücrenin pek çok fonksiyonu işleyemez. Bu da canlının yaşayamaması demektir. Hücre için bu derece önemli olan bu fonksiyonlar kloroplastlarda sentezlenen proteinlerle gerçekleştirilir. Ancak kloroplastların bu proteinleri sentezlemek için kendi DNA'ları yeterli değildir. Proteinlerin büyük çoğunluğu hücredeki ana DNA kullanılarak sentezlenir.

Böyle bir uyumu deneme-yanılma metoduyla elde etmeye çalışırken DNA üzerinde meydana gelebilecek değişikliklerin ne gibi etkileri olabilir? Bir DNA molekülünün üzerinde meydana gelebilecek herhangi bir değişiklik kesinlikle canlıya yeni bir özellik kazandırmaz, aksine sonuç kesinlikle zarardır. Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri adlı kitabında bu durumu şu sözleriyle açıklamıştır:


Evrimcilerin bitki hücrelerinin oluşumuna getirdikleri açıklama kısaca bu şematik anlatımla özetlenebilir.

Hatırlayacaksınız, hemen hemen her zaman bir organizmanın DNA'sında bir değişikliğin olması onun için zararlıdır; başka bir deyişle yaşamını sürdürebilme kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım: Shakespeare'in oyunlarına rasgele eklenen cümlelerin onları daha iyi yapması pek olası değildir... Temelinde DNA değişiklikleri ister mutasyonla, ister bizim dışarıdan bilerek eklediğimiz yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme ihtimalini azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır. Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri, TÜBİTAK 12.Basım, Mayıs 1998, s. 153
Evrimcilerin öne sürdükleri iddialar bilimsel deneylere ve bu deneylerin sonuçlarına dayanılarak ortaya atılmamıştır. Çünkü bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması gibi bir olay hiçbir şekilde gözlenmemiştir. Whitfield, Book Review of Symbiosis in Cell Evolution adlı kitabında bu durumu şöyle ifade etmektedir.

Prokaryotik endosimbiosis (yutma) belki de tüm Endosimbiotik teorinin dayandığı hücresel mekanizmadır. Eğer bir prokaryot bir diğerini içine alamaz ise endosimbiozun nasıl kurulduğunu tahmin etmek güçtür. Maalasef, Mangulia ve endosimbioz teori için hiçbir modern örnek yoktur. Whitfield, Book Review of Symbiosis in Cell Evolution, 18 Biological J.Linnean Soc. 77-79 (1982)

FOTOSENTEZİN KÖKENİ

Gerçekte şu ana kadar incelediğimiz tüm bu imkansızlıklar bitkilerin evrimi senaryosunu geçersiz kılmaya yeterlidir. Ama bütün bu açıklamalara gerek kalmadan da tek bir soru ile evrimcilerin tüm iddiaları yerle bir olmaktadır:
Dünya üzerinde benzeri olmayan bir işlem olan fotosentez işlemi nasıl ortaya çıkmıştır?

Evrim teorisine ait olan senaryoya göre, bitki hücreleri fotosentez yapabilmek için fotosentez yapabilen bakterileri yutup kloroplasta çevirmişlerdir. Peki bakteriler fotosentez gibi karmaşık bir işlemi yapmayı nereden öğrenmişlerdir? Hatta daha da önce neden böyle bir işlem yapmaya başlamışlardır? Senaryonun diğer sorulara olduğu gibi bu soruya da verebileceği hiçbir bilimsel cevabı yoktur. Evrimci yayınlardan birinde bakın bu soruya nasıl cevap verilmektedir:

Heterotrof hipotez, ilk organizmaların ilkel okyanustaki organik moleküllerden oluşan çorbayla beslenen heterotroflar [besinleri kompleks organik maddelerden hazır olarak alan canlılar] olduğunu iddia eder. Bu ilk heterotroflar mevcut amino asit, protein, yağ ve şekeri kullandıkları için besin çorbası tükenmiş ve artan heterotrof nüfusuna artık yetmez olmuştur. Alternatif bir enerji kaynağı kullanabilen organizmaların ise çok büyük bir avantajı vardı. Dünyanın, farklı şekillerdeki ışınımlardan oluşan güneş enerjisi ile kaplanmış olduğunu (ve hala da kaplı olduğunu) düşünün. Ultraviyole ışınım yıkıcıdır; görünür ışık ise enerji açısından zengin ve zararsızdır. Dolayısıyla, organik bileşikler giderek azalırken, görünür ışığı alternatif bir enerji kaynağı olarak kullanabilme becerisinin halihazırda mevcut olması bu organizmaların ve soylarının hayatta kalmasını mümkün kılmış olabilir. Milani, Bradshaw, Biological Science, A molecular Approach, D.C.Heath and Company, Toronto, s.158
Yine başka bir evrimci kaynak olan Life on Earth adlı kitapta, fotosentez gibi bazı noktaları günümüzde dahi çözülememiş olan bir işlemin, ilk ortaya çıkışına şöyle açıklama getirilmeye çalışılmaktadır.

Bakteriler önce okyanuslarda beslenirlerdi. Sayıları arttıkça besin kıtlığı çekmeye başladılar. Farklı bir besin kaynağı bulabilenler başarılı olacak ve yaşamaya devam edebileceklerdi. Çevrelerinde besin bulmaktansa kendi besinlerini kendileri üreteceklerdi. David Attenborough, Life on Earth, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1981, s.20


Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?
diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler.
Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar?
(Ankebut Suresi, 61)

Gerçek bir masaldan hiç farkı olmayan bu hayali fanteziler tamamen aklın ve bilimin sınırlarının dışına taşmaktadır. Birkaç cümlede ifade edilen bu açıklamanın, gerçekte ne anlama geldiği birkaç saniye akıl ve bilim çerçevesinde düşünüldüğünde ortaya çıkmaktadır.

Birincisi besin bulamayan her canlının kaçınılmaz sonu ölümdür. Değişen tek şey her canlının ne kadar süre açlığa dayanabileceğidir. Açlık durumunda bir süre sonra her canlının tüm fonksiyonları, besinin yakılmasıyla elde edilen enerji temin edilemediği için durmaya başlar. Bu gerçeği görebilmek için bilim adamı olmaya bile gerek yoktur. Bu basit bir gözlemle dahi her insan tarafından anlaşılabilir. Fakat evrimci bilim adamları yaşamsal tüm fonksiyonları duran bir canlının, zamanla yeni bir beslenme metodu geliştirip, bunu uygulamaya koymasını beklemektedirler. Üstelik böyle bir sistemi geliştirmeye "karar verip", sonra da bunu kendi bünyesinde "üretmeye başladığına" inanabilmektedirler. Evrimci bilim adamları bir deney yapıp bu durumun gerçekleşmesini bekleseler karşılaşacakları manzara çok açıktır: Bakterilerin her biri kısa bir süre içinde ölecektir.
Bakterilerin kendi besinini oluşturmasını bekleyen evrimci bilim adamlarının bir diğer problemi de bu işlemin güçlüğüdür. Önceki bölümlerde fotosentez işleminin gerçekleştirilebilmesi için çok kompleks yapılara ihtiyaç olduğunu vurgulamıştık. Gerçekten de fotosentez işlemi, yeryüzünde bilinen en karmaşık işlem olma özelliğine sahiptir. Genel olarak işleyişi, ancak günümüzde kısmen çözülebilmiş olan fotosentezin, pek çok aşaması insanoğlu için hala bir sırdır.

İşte evrimci bilim adamlarının ölmek üzere olan bir bakteriden bekledikleri, henüz en gelişmiş teknolojiye sahip reaktörlerde dahi suni olarak gerçekleştirilemeyen bu işlemi, bakterilerin kendi kendilerine keşfetmiş olmalarıdır.
Fotosentez gibi son derece karmaşık bir olayın evrimle kendi kendine oluşmasının imkansızlığı hakkındaki en çarpıcı itiraflardan bir tanesi yine Prof. Ali Demirsoy'dan gelmiştir:

Fotosentez oldukça karmaşık bir olaydır ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya çıkması olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin birden oluşması olanaksız, tek tek ortaya çıkması da anlamsızdır. . Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, 1984, s.8
Bu konudaki bir başka itirafçı evrimci de Hoimar Von Ditfurth'tur. Dinozorların Sessiz Gecesi adlı kitabında Ditfurth, fotosentezin sonradan öğrenilemeyecek bir işlem olduğunu şöyle kabul etmektedir:

Hiçbir hücre, biyolojik bir işlevi sözcüğün gerçek anlamında "öğrenme" olanağına sahip değildir. Bir hücrenin solunum ya da fotosentez yapma gibi bir işlevi doğuşu sırasında yerine getirebilecek konumda olmayıp, daha sonraki yaşam süreci içinde bunun üstesinden gelebilecek duruma gelmesi, bu işlevi sağlayacak beceriyi edinmesi olanaksızdır. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.60-61

KARA BİTKİLERİNİN ATASI OLDUKLARI İDDİA EDİLEN ALGLER

Hayali evrim senaryosuna göre alglerin yani su yosunlarının, kara bitkilerinin ataları oldukları ve bunların ilk defa 450 milyon yıl önce Paleozoik Dönemde evrimleştikleri öne sürülür. Ne var ki yine son yıllarda ortaya çıkan fosiller evrimcilerin yazdıkları tüm senaryoyu, çizdikleri evrim ağaçlarını bozmuştur.

1980 yılında Avustralya'nın batısında 3.4-3.1 milyar yaşında fosilleşmiş resif kalıntıları bulunmuştur.  Bunlar mavi-yeşil alglerden ve bakteriyi andıran organizmalardan oluşmuşlardı. Bu buluş, evrimcileri daha büyük kaosa sürükledi. Çünkü hayali evrim ağaçları da yıkılmıştı. Bu ağaca göre alglerin de 410 milyon yıl önce Palezoik dönemde ortaya çıkmış olmaları gerekiyordu.  Bu konuda bir diğer ilginç nokta da, bulunan en eski alg fosillerinin tıpatıp bugünkü kompleks alg yapılarına sahip olmalarıdır. Bu konuda çalışma yapan bilim adamları durumu şöyle ifade etmişlerdir:

Daha da ilgi çekici olan, pleurocapsalean alg ile modern pleurocapsalean algin hemen hemen birbirlerine denk olduklarının ortaya çıkmasıdır.


Resimde görülen yeşil algler, tek hücreli ya da çok sayıda hücreye sahip olan ve fotosentez yapabilen organizmalardır

Bugüne kadar bulunabilmiş en eski fosiller, çekirdeksiz algler türünden mineraller içindeki fosilleşmiş cisimlerdir ve bunların üç milyar yıldan daha uzun bir geçmişleri vardır. Ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, bunlar bile oldukça karmaşık ve ustaca organize edilmiş yaşam biçimlerini temsil etmektedirler. . Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 1, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.199
Tabii bu noktada akla, evrimcilere sorulacak şu soru gelmektedir: 100-150 milyon gibi bir sürede, sayısız çeşitte kara bitkisinin alglerden türediğini iddia eden evrim teorisi, neredeyse 1 milyar yıl önceki alglerle bugünkü alglerin tıpatıp aynı yapıda olmalarını nasıl açıklamaktadır? Evrim teorisi savunucuları bu ve bunun benzeri pek çok soruyu görmezden gelmekte ve gerçeklerden kaçmaya çalışmaktadırlar.

Alglerin veya su yosunlarının evrimi hikayesinin bir başka açmazı da, prokaryotik algin mi ökaryotik algden evrimleştiği, yoksa ökaryotik algin mi prokaryotik algden evrimleştiğidir. Bu konuda evrimciler kendi aralarında bir çelişki yaşamaktadırlar. Algin cinsine karar verememektedirler. Bu noktada öncelikle hücre türlerini genel olarak incelemekte fayda vardır. Prokaryot hücreler bakteri benzeri, içlerinde organel olmayan hücrelerdir. Ökaryot hücreler ise bitki ve hayvan hücreleri olup, prokaryotlardan daha kompleks yapılı hücrelerdir. Evrim teorisi ilk başta ökaryotik hücrenin prokaryot hücreden evrimleştiğini iddia etmekteydi. Ancak bunun imkansız olduğunun anlaşılması üzerine evrimciler bu sefer de ağız değiştirerek tersini savunmaya çalıştılar. Fakat bu iddiaları da bir spekülasyondan öteye geçemedi. Bu konuda evrimcilerin içine düştükleri çelişkiyi kendisi de bir evrimci olmasına rağmen Robert Shapiro şöyle itiraf eder: Prokaryotik algden ökaryotik alge geçiş oldukça fazla sorgulandı, çünkü geçiş o kadar karışıklık dolu ve o kadar zıtlık içeriyordu ki birçok modern biyolog bu konuyla ilgilenmedi ve sonradan tamamen vazgeçtiler. Çelişkiler o kadar büyüktü ki bazı araştırmacılar daha sonra ökaryotların prokaryotlardan değil de, prokaryotların ökaryotlardan evrimleştiğini iddia ettiler. Fosil kayıtları ise daha açık değildi. Prokaryot fosillerinin pre-kambriyen kayalarda mevcut olduğu açıktı ama onların kökeni ile ilgili zaman ya da şartları bilmiyoruz. R.Shapiro, Origins: A Skeptic’s Guide to the Creation of Life on Earth, s.90-91 (1986)



Evrimciler önce sol üstte görülen sabit yapılı prokaryot hücrenin evrimleşmesiyle sol altta görülen  kompleks yapılı ökaryot hücrenin ortaya çıktığını ve canlıların  oluştuğunu iddia etmişlerdir. Bu iddiaların  gerçekleşmesinin imkansız olduğunu anladıklarında ise bu sefer işlemin tam tersinin gerçekleştiğini savunmaya başlamışlardır.

ALGLERİN KARAYA GEÇEREK BUGÜNKÜ KARA BİTKİLERİNE DÖNÜŞTÜKLERİ İDDİASI

Senaryonun ilerleyen bölümlerine göre, su yosunları denizlerdeki gel-gitler sonucunda deniz kıyılarına tutunurlar ve bir süre sonra kara bitkilerine dönüşerek kıyılardan içerilere doğru ilerlerler. Acaba evrimcilerin bu hayali varsayımı gerçeğe ne kadar yakındır? Birlikte inceleyelim.
Su yosunlarının karaya geçmeleri durumunda yaşamalarını imkansız kılacak çok sayıda etken vardır. Bunlardan en önemlilerine kısaca bir göz atalım:

1-Kuruma Tehlikesi: Suda yaşayan bir bitkinin karada yaşayabilmesi için öncelikle yüzeyinin fazla su kaybından korunması gerekmektedir. Aksi takdirde bitki kuruyacaktır. Kara bitkileri, kurumadan korunmak için özel sistemlerle donatılmışlardır. Bu sistemlerde çok önemli detaylar vardır. Örneğin bu koruma öyle bir yolla yapılmalıdır ki oksijen ve karbondioksit gibi önemli gazlar hiçbir engelle karşılaşmadan bitkinin içine girip, dışarı çıkabilmelidir, aynı zamanda buharlaşmanın sağlanması da önlenmelidir. Böyle hassas bir sistemin tesadüfen oluşması ihtimal dışıdır, imkansızdır. Eğer böyle bir sistem bitkide yoksa, bitkinin bu sistemin gelişmesini bekleyecek milyonlarca yıl zamanı da yoktur. Böyle bir durumda bitki bir süre sonra kurur ve ölür. Kaldı ki bu çok özel sistemler, milyonlarca ve milyarlarca yıl geçse de tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks sistemlerdir.

2-Beslenme: Su bitkileri, ihtiyaçları olan suyu ve mineralleri direkt olarak içinde bulundukları sudan alırlar. Dolayısıyla karaya çıkıp, yaşamaya çalışan bir su yosununun beslenme problemi ortaya çıkacaktır.  Bunu halletmeden yaşamını sürdürmesi ise imkansızdır.

3-Üreme: Su yosununun karadaki kısa ömrü sırasında üremek için herhangi bir ihtimali de olamaz. Çünkü su yosunları her türlü işlerinde olduğu gibi, üreme hücrelerini dağıtma işleminde de suyu kullanırlar. Karada üreyebilmeleri için kara bitkilerinde olduğu gibi çok hücreli üreme organlarına  sahip olmaları gereklidir. Karadaki bitkilerin üreme hücreleri, kendilerini kurumaktan koruyucu hücrelerle kaplanmışlardır. Kendini karada bulan bir su yosununda bu üreme organları olmadığı için, kendi üreme hücreleri kuruma tehlikesine karşı hiçbir şekilde korunamayacaklardır.

4-Oksijenin yıkıcı etkisinden korunma: Karaya geçtiği iddia edilen su yosunu oksijeni o ana kadar suda çözünmüş olarak almıştır.  Evrimcilerin iddiasına göre karaya geçtiği anda oksijeni daha önce hiç karşılaşmadığı bir biçimde, yani havadan direkt olarak almak zorundadır.  Bilindiği gibi normal şartlar altında havadaki oksijenin organik maddeler üzerinde yıkıcı etkisi vardır. Karada yaşayan canlılar bu etkiden zarar görmemelerini sağlayacak sistemlere sahiptirler. Su yosunu ise, bir su bitkisidir, dolayısıyla oksijenin olumsuz etkilerinden korunmak için gerekli olan enzimlere sahip değildir. Bu yüzden karaya geçtiği anda oksijenin zararlı etkisinden kurtulması mümkün değildir. Böyle bir sistemin oluşmasını beklemesi gibi bir durum da söz konusu değildir. Karaya çıkan bir su yosunu zaman içinde kuruyarak yok olacaktır.

Evrim teorisinin bu iddiaları farklı açılardan da ele alındığında mantık bozuklukları ile karşılaşılacaktır. Örneğin su yosunlarının yaşadıkları ortamları düşünelim. Evrimciler tarafından su yosunlarının terk ettikleri iddia edilen sular, yosunların yaşamalarını sağlamak için sınırsız imkanlar sunmaktaydı. Örneğin, sular onları aşırı sıcaklardan koruyup izole etmekte, ihtiyaçları olan inorganik mineralleri sağlamaktaydı. Aynı zamanda da fotosentez yoluyla güneş ışınlarını emerek, suda çözünen karbondioksitten kendi karbonhidratlarını (şeker ve nişasta) yapmalarına izin vermekteydi. Kısaca su, su yosunlarının hem fiziksel özellikleri hem de fonksiyonlarını gerçekleştiren sistemleri için son derece ideal bir ortamdı. Yani su yosunlarının yaşamlarını çok rahat bir şekilde devam ettirdikleri sulardan çıkıp karaya geçmelerini gerektirecek hiçbir durum yoktu. Kaldı ki yosunların genel yapıları da karada yaşamaya uygun değildi. Bu durumu tıpkı bir insanın, yeryüzünde yaşayabileceği ideal bir ortam olmasına rağmen (solunum, beslenme, üreme, yerçekimi vb. tüm koşullar) yeryüzünü terk edip uzayda başka bir gezegende yaşamaya çalışmasına benzetebiliriz. İnsan ancak şu anki ideal dünya koşullarında yaşayabilecek bir yapıya sahiptir. Dünyayı terk edip başka bir gezegene gittiği andan itibaren yaşaması mümkün değildir. Bunun gerçekleşmesi ne kadar imkansızsa aynı şekilde su yosununun da suyu terk ederek karada yaşamaya başlaması o kadar imkansızdır.

Bu gerçekler karşısında evrimciler klasik tezleri olan, su yosunlarının kendilerini karada yaşamaya göre adapte ettikleri fantezisini öne süreceklerdir. Oysa, çok açıktır ki bir yosunun, karaya geçme gibi bir eyleme karar vermesi, bunun için gerekli fizyolojik değişiklikleri kendi organizmasında gerçekleştirmesi, ardından da karaya geçmesi normal bir akla sahip herkesin ne derece imkansız ve saçma olduğunu rahatlıkla görebileceği bir fantezidir. Canlılar içinde en üstünü olan, akıl, şuur, irade sahibi insanın bile, farklı bir ortamda yaşamasını sağlayacak herhangi bir değişikliği kendi bedeninde gerçekleştirmesi mümkün değildir. Örneğin bir insanın havada uçmak istediğinde, kendinde kanat oluşturması ya da suda yaşamak istediğinde akciğerlerini solungaca dönüştürmesi mümkün değildir.
Burada söz konusu olan ise hiçbir akla, bilince, iradeye, karar verme, yargılama, değerlendirme yeteneğine sahip olmayan, kendi organizması üzerinde hiçbir değişiklik ya da müdahaleye güç yetiremeyecek olan  bir "yosun"dur. Ancak ne ilginçtir ki evrimciler kendi teorilerine sadık kalma uğruna ve küçük düşme pahasına, bir yosuna bile tüm bu özellikleri atfedecek bir mantık bozukluğu içine düşmektedirler.

Görüldüğü gibi bir su yosununun karaya geçme ve karada yaşama gibi bir ihtimali yoktur. Karaya çıktığı ilk anda, karada yaşayan bir bitki gibi, rahatça yaşayabilmesi için kusursuz işleyen pek çok mekanizmaya sahip olması gereklidir. Bu mekanizmalara sahip olabilmesi için de bu özelliklerin kendi DNA'sında en başından kayıtlı olması gerekmektedir. 1800'lü yılların sonuna doğru ünlü biyolog Gregor Mendel yaptığı çalışmalarda bitkileri kullanarak canlılardaki kalıtım kanunlarını ortaya çıkarmış, bitkilerin ve diğer canlıların özelliklerinin kromozomlar yoluyla yeni nesillere taşındığını ortaya koymuştur. Yani her canlı türü kendi DNA'sında kendi özelliklerini nesilden nesile korumaktadır.
Sonuçta ortaya çıkan gerçek şudur: Bir su bitkisinin ne kadar süre geçerse geçsin, şartlar ne olursa olsun bir kara bitkisine dönüşmesi imkansızdır.

HAYALİ EVRİM AĞACI

Evrim senaryosundaki son sahneye geldiğimizde, buraya kadar saydığımız tüm imkansızlıkların ve mantıksızlıkların göz ardı edildiği hayali bir evrim ağacıyla karşılaşırız. Bitkiler evrimciler tarafından 29 sınıfa ayrılmış ve sınıflar arasında da ata-torun ilişkileri kurulmuştur. Her bir sınıfın başka bir sınıftan evrimleştiği iddia edilir ve bakteriler de tüm bu sınıfların ortak atasıdır. Sayısız çeşit, renk ve kokudaki çiçekler, ağaçlar, meyveler ise bu ağacın son dallarıdır.

İşin çok ilginç bir yanı vardır. Neredeyse her biyoloji kitabında karşılaşacağınız bu evrim ağacının tek bir dalını bile doğrulayan bir bitki fosili serisi yoktur. Yeryüzündeki canlılardan birçok grup mükemmel fosil kayıtlarına sahiptir ama hiçbiri bir türden diğerine ara geçiş formu özelliği taşımaz. Hepsi kendi içlerinde özel ve orijinal olarak yaratılmış, apayrı türlerdir ve birbirleri arasında herhangi bir evrimsel bağlantı yoktur. Bu konudaki sorunlarını evrimciler şöyle dile getirirler:
Daniel Axelrod, Evolution of the Psikophyte Paleoflora, 13 Evolution 264-274 (1959) isimli kitabında, İlk çağlara ait kara bitkileri için evrimsel ağaçlar geniş çapta yenilemeyi gerektirir. Daniel Axelrod, Evolution of the Psikophyte Paleoflora, 13 Evolution 264-274 (1959)
Chester A Arnold, Michigan Üniversitesi'nde fosil bitkiler üzerine çalışmalar yapan bir botanik profesörüdü. Paleobotaniğe Giriş kitabının 334. Sayfasında;Sadece bitki evrimcileri çiçeklenen bitkilerin beklenemeyen yükselişini açıklamada bir kayıp içerisinde değiller, bu bitkilerin kökeni aynı biçimde bir gizemdir. Chester A Arnold, Paleobotaniğe Giriş (New York) Mc Graw-Hill, 1947, S.334
Yine bir evrimci olan Ranganathan, B.G. Origins? adlı kitabında,Ne geçmiş fosil kayıtlarında evrimi kanıtlayacak ara geçiş formuna ait organları yarı oluşmuş herhangi bir hayvana veya bitkiye ne de günümüzde evrimin hala devam ettiğini işaret eden yarı gelişmiş bir hayvana veya bitkiye rastlanmamıştır. Ranganathan, B.G. Origins?, Carlisle, PA: The Banner of Truth Trust, 1988. s.20
Chester A. Arnold'ın, yukarıda adı geçen kitabında şöyle bir ifadesi yer almaktadır:
Şimdiye kadar modern hiçbir bitkinin başlangıcından bugüne kadar olan evrimsel akrabalık tarihini izleme fırsatımız olmadı. Chester A. Arnold, Paleobotaniğe Giriş, New York: Mc Grow-Hill,1947, s.7
The Evolution of Flowering Plants, in The Evolution Life adlı kitabında Daniel Axelrod,
Angiospermlere, yani çiçekli bitkilere yol açan ilkel grup, fosil kayıtlarında henüz tespit edilmemiştir ve yaşayan hiçbir angiosperm böyle bir bağlantıya dikkatleri çekmemektedir.
20 Eylül 1975'te Science News dergisinde yayınlanan bir makalede (Ancient Alga Fossil Most Complex Yet) evrimcilerin modern alg olarak nitelendirdikleri günümüzdeki örnekleri ile milyarlarca yıl öncesinde yaşamış olan algler arasında hemen hemen hiçbir farkın olmadığı şöyle belirtilmektedir:
3.4 milyar yıl öncesine ait mavi-yeşil alg ve bakteri fosillerinin her ikisi de G.Afrika'daki kayalarda bulunmuştur. Daha da ilgi çekici olan, pleurocapsalean alg ile modern pleurocapsalean algin hemen hemen birbirlerine denk olduklarının ortaya çıkmasıdır.” Ancient Alga Fossil Most Complex Yet" / Çok Eski Alg Fosili Hala En Kompleksi, Science News, vol. 108 (20 Eylül 1975), s. 181
Konu ile ilgili uzmanların ağızlarından çıkan sözlerin hepsi aynı ortak mesajı vermektedir: Yarı oluşmuş organlara, sistemlere sahip hiçbir ilkel bitki fosili yoktur, bir bitkinin bir başka bitkinin atası olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Dolayısıyla çizilen evrim ağaçları tamamen hayal gücünün ürünüdür ve hiçbir bilimsel yanı yoktur. Eğer eldeki bitki fosilleri önyargısız olarak değerlendirilirse Yaratılış Gerçeği apaçık görülür. İşte bu durumu itiraf eden Cambridge Üniversitesi'nden evrimci Prof. Dr. Edred Corner'ın sözleri şöyledir:
"… Hala önyargısız olarak bitkilerin fosil kayıtları özel bir yaratışın lehinedir. Bitkilerin fosil kayıtları özel yaratılışın lehinde görünüyor. Bir orkidenin, bir su mercimeğinin  ve bir palmiyenin aynı atadan gelmiş olmalarını aklınız alıyor mu? Üstelik bu tahmin için herhangi bir kanıtımız yokken. Evrimciler bir cevap vermek için hazırlanmalı, ama bence çoğu tartışma başlamadan bitecek."  E. J. H Corner, Evrim, Çağdaş Botanik Düşünce, Macleod ve L S Copley (Chicago, Quadrangle Kitaplar, 1961)
Evrimci olmasına rağmen Edred Corner'ın da itiraf etmekten kendini alamadığı gerçek aslında çok açıktır. Elbette ki tek bir bitkiden sayısız çeşitlilikteki bitkilerin ortaya çıkması imkansızdır. Bitkilerin her biri kendi türüne ait farklı özelliklere sahiptir. Renkleri, tatları, şekilleri, üreme biçimleri birbirinden farklıdır. Bu farklılığın yanında aynı türdeki bitkiler dünyanın neresine giderseniz gidin aynı özelliklere sahiptirler. Karpuz her yerde karpuzdur, rengi , lezzeti, kokusu hep aynıdır. Gül, çilek, karanfil, çınar, ıhlamur, muz, ananas, orkide kısacası tüm bitkiler aynı türde dünyanın her yerinde aynı özelliklere sahiptir. Yapraklar dünyanın her yerinde fotosentez yapabilecekleri mekanizmalara sahiptirler. Benzersiz taşıma sistemleri dünyanın her yerindeki bitkilerde vardır. Bu mekanizmaların, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, tesadüfen oluşması imkansızdır. Bu durum gözönüne alındığında evrimcilerin iddia ettikleri gibi dünyanın her yerinde aynı tesadüfün etki ettiğini söylemek hiçbir şekilde akılcı ve bilimsel değildir.
 Bütün bunların bize gösterdiği tek bir sonuç vardır. Tüm canlılar gibi bitkiler de yaratılmışlardır. İlk ortaya çıktıkları andan itibaren bütün mekanizmaları eksiksiz olarak vardır. Evrimcilerin iddialarında kullandıkları "zamanla gelişim, tesadüflere bağlı değişimler, ihtiyaçlar sonucunda ortaya çıkan adaptasyonlar" gibi terimler sadece evrimcilerin yanılgılarını anlatan tanımlamalardır. Bunun dışında bilimsel bir anlamları yoktur.

YARATILIŞ GERÇEĞİNİ İSPATLAYAN FOSİLLER DEVONIAN DÖNEMİ FOSİLLERİ
(408-306 MİLYON YIL)

Bu döneme ait olan bitki fosillerine baktığımızda günümüz bitkilerinde bulunan pekçok özelliği taşıdıklarını görürüz. Örneğin stomata, kütikül, rhizoid ve sporangialar bu bitkilerde bulunan yapılardan birkaçıdır. (Malcolm Wilkins, Plantwatching, New York, Facts on File Publications, 1988, s. 25-26)  Bir kara bitkisinin karada yaşayabilmesi için mutlaka kuruma tehlikesinden korunması gerekir. Kütiküller bitkileri kurumaya karşı koruyan, gövde-dal ve yaprakları kaplayan mumsu yapılardır. Bitki eğer yapısında kurumayı önleyecek kütiküllere sahip değilse, evrimcilerin iddia ettikleri gibi kütikül oluşmasını bekleyecek vakti yoktur. Kütikül varsa bitki yaşar, yoksa kurur ve ölür. İşte ayrım bu kadar nettir. Bitkilerin sahip oldukları tüm yapılar tıpkı kütikül gibi bitki için son derece hayati öneme sahiptir. Bir bitkinin yaşayabilmesi ve çoğalabilmesi için tıpkı bugünkü gibi kusursuz işleyen sistemlere sahip olması gerekir. Bu anlamda, bulunmuş olan tüm bitki fosilleri de bitkilerin yeryüzünde ilk ortaya çıktıklarından bu yana aynı kusursuz yapılara sahip olduklarını doğrulamaktadır.

KARBONİFER DÖNEMİ FOSİLLERİ
(360-286 MİLYON YILLIK)


 

 

Lepidodendron günümüzden 345-270 milyon yıl önce yaşamış bir bitkidir. Fosilin büyütülmüş resminde de görüldüğü gibi Lepidodendron ağacının fosilleşmiş olan gövdesinin yüzeyinde, yapraklarının bağlanmış olduğu yerlerin izleri çok belirgindir. Hatta damarlı demetin gövdeden, yaprağın sapına geçmiş olduğu yerlerde elmas şeklindeki yaprak izlerinin merkezleri de rahatlıkla görülmektedir.( Ardvini, Teruzzi, Simon&Schuster’s, Guide to Fossils, New York, 1986, pic.no.6 ve Malcolm Wilkins, Plantwatching, New York, Facts on File Publications, s.26)

Karbonifer dönemin en önemli özelliği, bu döneme ait çok fazla çeşitte bitki fosili bulunmasıdır. Bu döneme ait bulunan fosillerin bugün yaşayan bitki türlerinden hiçbir farkı yoktur. Fosil kayıtlarında aniden beliren bu çeşitlilik evrimcileri tekrar çıkmaza sokmuştur. Çünkü birdenbire her biri çok mükemmel sistemlere sahip bitki türleri oluşmuştur.

Evrimciler bu çıkmazdan kurtulmanın yolunu evrimi çağrıştıran bir isim takmakta bulmuşlar ve olayı "Evrimsel Patlama" olarak nitelendirmişlerdir. Tabii bu durumu Evrimsel Patlama olarak isimlendirmek, evrimciler açısından hiçbir problemi çözmemektedir. Hatta evrim teorisinin kurucusu olan Charles Darwin'i bu problem hayretler içinde bırakmıştı ve Darwin bunu şöyle itiraf etmişti: Bana bitki aleminin tarihinde yüksek seviyeli bitkilerin açıkça aniden ve birdenbire gelişimlerinden daha olağanüstü gelen bir olay yoktur. . F.Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, 1887, s. 248

Bütün bu bitki fosillerinde de görüldüğü gibi, günümüz bitkileriyle yüzmilyonlarca yıl önce yaşamış olan bitkiler arasında şekil ve yapı olarak hiçbir fark yoktur.
Bitkiler milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü gibi fotosentez yapmaktaydılar. Betonları çatlatacak kadar güçlü hidrolik sistemlere, topraktan emilen suyu metrelerce yukarıya çıkaracak pompalara, canlıların besinini üreten kimyasal fabrikalara sahiplerdi. Yüzmilyonlarca yıl önce bitkiler yaratılmışlardı. Onları yaratan alemlerin Rabbi olan Allah, bugün de onları yaratmaya devam etmektedir. Günümüz teknolojisinin sağlamış olduğu en gelişmiş imkanları kullanarak, bitkilerdeki bu yaratılış mucizelerini anlamaya çalışan insanoğlu için, tek bir tür bitkiyi bile yoktan meydana getirmek mümkün değildir.

Allah bu gerçeğe Neml Suresi'nde şöyle dikkat çekmektedir.
(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (Neml Suresi, 60)


SENFTENBERGIA
Bu bitkinin özelliği bileşik yapraklarının tekrar tekrar bölünmesinden oluşan yapraklara sahip olmasıdır. Yandaki resimde fosili görülen Senftenbergia plumosa  türü ise Almanya Karbonifer Dönemi’ne (300 milyon yıl önce) ait bir bitkidir.

SPHENOPTERIS
Sphenopterid bitkisi kompleks  yapılı bir bitkidir. Dış görünüş olarak günümüz bitkilerinden hiçbir farkı olmayan bu bitkinin fosilinde yaprakları çok net görülmektedir. Resimdeki S. elegans türü Almanya Karbonifer Dönemi’ndendir. (300 milyon yıl önce)

NEUROPTERIS
Bu fosilde ise Neuropteris türü ağacın yaprakları görülmektedir. Neuropteris, Üst Karbonifer Dönemi’nde (280 milyon yıl önce )  yaşamış olan bir bitkidir. Avrupa ve Kuzey Amerika’da çok yaygındır. Resimdeki örnek N.gigantea türüne aittir. Illinois, Mazon Creek’teki Pennsylvanian fosil katmanlarında bulunmuştur.

ANNULARIA Calamitaceae’in yapraklarının fosil kalıntıları. Yapraklar oval ya da mızrak biçimindedir. Bu tür Amerika, Kanada, Çin ve Avrupa’da, Carboniferous döneminde oldukça yaygındı. Aynı zamanda Sovyetler Birliği ve Çin’de Permian Dönemi, Patagonia’da Üst Paleozoic Dönemi’nde yaygındı. Resimdeki Italya’nın Üst Paleozoic Dönemi’ne ait bir fosildir.

BARAGWANATHIA
Baragwanathia en eski damarlı kara bitkisidir. İletken dokuları ve sporları vardır. Bunlar onu günümüz bitkilerinden farksız yapan özellikleridir.Yaprakları olan dallar 28 cm uzunluğundadır. Bu dalların genişliği 1-2 cm dir. Ana eksen, daha sonra kendileri de ayrılacak olan iki yan dala ayrılır.  B.Longifolia türü (resimde görülen) Avustralya, Victoria’da bulunmuştur. 400 milyon yıllık bir bitkidir. Üst Silurian Dönemi’ne aittir.

ZAMITES
Bu tür, eğrelti otlarının fosil kalıntılarını belirtmek için kullanılır. Çok farklı görüntüsü olan bu yapraklar, sapının iki tarafında tüyler bulunan türdendir. Günümüz eğrelti otları ile karşılaştırıldığında yapı olarak hiçbir farkı olmadığı görülmektedir. Resimdeki örnek Lombardy, Osteno’da Alt Jurassic (190 milyon yıl önce) Dönemi’ne aittir.


a) Karbonifer dönemlerine ait Columboss fosili.
b) Günümüzdeki Columbus: Bir yosun türü olan Columbusların fosili ve günümüzdeki örnekleri arasında hiç bir fark yoktur.

Burada günümüz Nipa ağacının meyvesi, Eocene Dönemi’nin küçük bir Nipa meyvesi fosiliyle karşılaştırılmıştır. Nipa, bugün tropikal sahil şeriti ya da kıyıya yakın olan nehir kenarlarında yetişen gövdesiz bir palmiyedir. Görüldüğü gibi bitkinin meyvesinde hiçbir değişiklik yoktur.

Bu karşılaştırmada da akçağaçların yapraklarının hiç değişmeyen kompleks yapısı görülmektedir.


Kavak ağacının yaprak fosilleri de günümüz kavak ağaçlarınınkiyle tamamen aynıdır. Bu fosil örneği yaklaşık olarak 25 milyon yaşındadır.